Hızlı Git
Türkiye’de inşaat sektörü; 1980 sonrası neoliberal politikalar, hızlı kentleşme, nüfus artışı, güvenlik kaygıları ve 2000 sonrasında derinleşen deprem korkusuyla birlikte devasa bir büyüme kaydetti. Bu sürecin mekânsal bir sonucu olarak, “dışa kapalı konut siteleri” modern kent biçimlenmesinin en baskın unsurlarından biri haline geldi.
Bugün televizyonlarda, sosyal medyada veya dev reklam panolarında sıkça karşılaştığımız projeler; “Şehrin göbeğinde ama gürültüden uzak, olimpik havuzlu, saunalı, çocuk oyun alanlı ve 7/24 güvenlikle korunan steril bir cennet” vaat ediyor. Ancak madalyonun bir de anahtar teslimi sonrasındaki “gündelik yaşam” yüzü bulunuyor. Bu yazı, söz konusu projelerdeki reklam söylemleri ile teslim sonrasındaki gerçek kullanım oranları arasındaki sosyo-mekânsal ve ekonomik çelişkilere odaklanarak, konut sitelerindeki sosyal kullanım alanlarının etkinliğini analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Kapalı Konut Siteleri Hayatımıza Nasıl Girdi?
Konut üretiminin evrimi, içinde bulunulan sınırların modernleşme, kentleşme ve iktisadi dönüşüm süreçleriyle doğrudan ilişkilidir. Türkiye’de de cumhuriyet döneminden itibaren 3 ana döneme ayrıldığını söyleyebiliriz.
Cumhuriyet’in İlk Yılları ve Modernleşme Dönemi
Her şey, Erken Cumhuriyet Dönemi’nde uygulanan devletçi sanayileşme hamlesiyle başlıyor. 1930’lu yıllarda küçük Anadolu kentlerinde demiryolu güzergahları üzerine büyük fabrikalar kurulurken kentlerde yepyeni bir işçi potansiyeli doğurunca bu çalışanların ve ailelerinin barınma ihtiyacı için sanayi merkezlerinin dış çeperinde lojman dediğimiz eğitimden dinlenmeye kadar her imkânı sunan bu korunaklı yapılar gelişti. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri de genç cumhuriyetin yaşadığı ekonomik zorluklar sebepli devlet eliyle konut üretim gerçekleştirilmesiydi. Amaç sadece üretim yapmak değil, toplumsal olarak da modernleşmeyi gerçekleştirmekti. Bu doğrultuda yüz batıdaki uygulamalara çevrildi.
Avrupa’nın Durumu
Aynı dönemde Avrupa’da 19. yüzyılın sonlarında fabrikaların şehir merkezlerinde toplanmasıyla devasa bir işçi göçü yaşanmış, bu durum aşırı nüfus artışını, altyapı yetersizliği ile ölümcül kolera ile tüberküloz salgınlarını beraberinde getirmiştir. Şehirler kömür dumanı ve kirlilik altında ezilirken, işçi sınıfı güneş görmeyen, sağlıksız ve bitişik nizam sefalet mahallelerinde yaşamak zorunda kalmıştır. Bu durum ciddi toplumsal huzursuzluklara ve isyan risklerine yol açmıştır. Aynı dönemde kırsal alanlarda iş imkanlarının bitmesiyle hızla boşalmıştır. Bu kentsel kriz ortamında, sanayinin getirdiği iş imkanları ile kırsalın temiz havasını, doğasını ve insani yaşam koşullarını birleştirecek Ebenezer Howard‘ın “Kent-Kır” (Town-Country) modeli Bahçe-Kent akımının somut projeleri Avrupa’da görülmeye başlamıştır.
Türkiye’de Bahçe Kent Akımının Hayata Geçişi ve Toplu Konut Üretimine İlk Adımlar
Sanayi Devrimi’nin getirdiği kirliliği ve kentsel krizi henüz yaşamamış olan Türkiye için Bahçe-Kent akımı, Batı’daki gibi bir kaçış veya tepki olmaktan ziyade, baştan planlı, hijyenik ve ideal yaşam alanları yaratma aracı olarak benimsenmiştir. Bu vizyonun en önemli uygulama alanı ise yeni başkent Ankara olmuştur.
Alman şehir plancısı Prof. Hermann Jansen’in hazırladığı 1928 Ankara İmar Planı, bu akımın ilkelerini şehre taşımıştır. Jansen, kenti geniş yeşil koridorlarla donatmış; sanayi, konut ve yönetim alanlarını birbirinden tamamen ayıran bir bölgeleme yapmıştır. Planın en somut uygulaması olan 1934 kuruluşlu Ankara Bahçelievler Konut Yapı Kooperatifi, aynı zamanda Türkiye’de planlı ve organize toplu konut üretimi ile kooperatifçiliğin ilk örneğidir. Tasarımını Jansen’in yaptığı bu projede, memurlar için geniş ön ve arka bahçeleri olan, en fazla iki katlı evler inşa edilmiştir. Mahallenin merkezine sosyal tesis, spor alanları, çocuk parkları ve bir okul yerleştirilerek doğayla iç içe, kendi kendine yeten yaya öncelikli bir toplu yaşam alanı yaratılmıştır.
Gecekondu Mahallleleri ve Kooperatif Siteleri
1960’lara geldiğimizde ise liberal ekonomi politikalarının da etkisiyle kırsaldan kentlere çok yoğun bir göç dalgası başladı. Kent yönetimleri bu ani nüfusu karşılayacak altyapıya sahip olmayınca şehirlerin etrafında yaşam standartları düşük gecekondu mahalleleri belirdi.
İşte bu kitlesel konut krizini çözmek için “konut kooperatifleri” ve “yap-satçı” üretim modelleri yasal birer mekanizma olarak desteklendi. Devlet, alt-orta gelir grubunu oluşturan işçi ve memurlar için kooperatifleri teşvik ederken, kamu kurumları da çalışanları için lojman inşasına hız verdi. Bu dönemde üretilen kooperatif siteleri, orta sınıf için “ayrıcalıklı modern konut” imgesi haline geldi. Farkında olmadan bugünkü güvenlikli sitelerin mekânsal öncüllerini bu kooperatiflerle üretmiş olduk; nitekim bu sitelerin bir kısmı ilerleyen yıllarda fiziki olarak güvenlikli sitelere dönüştürüldü.
Prestij, Statü ve Güvenlik İhtiyaçlarının Doğuşu
Yaşanan hızlı kentleşme 1980’lerin neoliberal politikaları ve 2000’lerin kent odaklı kalkınma planları ise bizi bugünkü bildiğimiz sisteme taşıdı. Bu dönemde devlet büyük oranda konut üretiminden çekildi ve dar gelirliler için sosyal konut üretimine yönelirken, üst ve orta-üst gelir grubunun taleplerini tamamen serbest piyasaya bıraktı. Artan göçler, kalabalıklaşan nüfus temeliyle yaşanan güvenlik arayışı “ayrışma” arzusu ile birleşerek güvenlikli sosyal olanaklı sitelere talep oluşturmuştur. Yerel yönetimler de güvenlikli site üretimini teşvik ederek; altyapı, güvenlik, temizlik gibi sorumluluklarını sitelerin kendi özel yönetimlerine devredip aradan çekildi.
Böylece konut, barınma işlevinin ötesine geçerek bir sosyal statü göstergesi ve güçlü bir yatırım aracı haline geldi. Batı ülkelerinde insanlar bu tarz dışa kapalı siteleri etnik ya da sınıfsal şiddet korkusuyla tercih ederken, Türkiye’de bu eğilimin temelinde küresel tüketim kültürünün getirdiği bir “seçkinlik ve prestij” arayışı, yani yeni bir yaşam tarzı satın alma motivasyonu yer alıyor. Üst ekonomik gelir grubuna konut üretimi amaçlı başlayan bu konut biçimleri zaman içinde orta gelir grubuna kadar çeşitlenmiştir.
2010 sonrasında bu arayış bir adım daha ileri giderek, kent merkezinden uzaklaşmadan otel donanımında lüks hizmet sunan rezidans tipi yüksek yapılara kaydı. Zamanla üretim maliyetlerinin düşmesiyle, bu kapalı konut formları orta ve orta-üst sınıfın da kolayca erişebildiği bir tüketim nesnesi haline geldi.
Kapalı Konutların Pazarlanmasındaki Önemli Unsur: Sosyal Tesisler
Sosyal mekan, insanların bir araya gelmesini, etkileşime girmesini ve toplumsal ilişkiler kurmasını sağlayan, ortak yaşama açık fiziksel alanlardır. Bu özelliğiyle kültürlerin oluşmasına toplulukların ve sınıfların birbirlerini tanımasına olanak sağlamaktadır. Kapalı konut sakinleri sosyo ekonomik açıdan neredeyse homojen bir topluluktan oluşsa da bir araya gelmek, komşularını tanımak ve ait hissedebilmek açısından kapalı konut içerisindeki sosyal kullanım alanları “sosyalleşme” anlamında kilit rol oynamalıdır.
Medya ve konut reklamları, bu genişletilmiş ürünün bir parçası olan sosyal tesisleri söylemsel olarak yeniden üretmektedir. Tüketicilerin toplu konut satın alma kararlarında; reklamlarda ve pazarlama dilinde sıkça telaffuz edilen çocuk oyun alanları, peyzaj, havuz ve sauna gibi sosyal donatılar belirleyici bir rol oynadığını görmekteyiz. Bu süreçte “yaşam tarzı”, sahici bir deneyim olmaktan çıkıp, bu tesisler üzerinden satın alınabilir bir etikete dönüşmektedir.
Pazarlama dilinde sıkça telaffuz edilen sauna, hamam, tenis kortu, olimpik havuz veya yapay gölet gibi donatıları, aslında sahip olmak istedikleri sosyo-ekonomik statünün birer simgesi olarak sunmaktadırlar. Reklamlarda ve pazarlama dilinde bu sosyal alanların kişinin hayat kalitesine, statüsüne, mutluluğuna direkt olarak etki edecek en önemli unsurlar olarak dikkat çekiyor.

Bu pazarlama illüzyonunun merkezinde yer alan sosyal tesisler (yüzme havuzları, tenis kortları, fitness merkezleri, spalar ve kulüp binaları), reklam dilinde sakinlerin her an sosyalleşebileceği, sağlıklı ve prestijli bir topluluk hayatının kalbi olarak tasvir edilmektedir.
Vaatlerin Gerçek Hayattaki İzdüşümü: Kullanım Sonrası Bulgular
Geniş sosyal donatılar sitelerin tercih edilmesindeki en önemli neden olarak beyan edilmesine rağmen, taşınma sonrasında bu alanların fiili kullanım oranları son derece düşük kalmaktadır. Türkiye özelinde bu konuyu analiz etmek açısından birkaç akademik çalışma yapılmıştır.
Türkiye’den Sosyal Tesislerin Kullanımına İlişkin Analiz Örnekleri
Mersin’deki kapalı konut siteleri üzerine gerçekleştirilen çalışma bu mekânsal atıllığı net bir şekilde ortaya koymaktadır. Mersin’deki dört kapalı sitede gerçekleştirilen bir anket çalışması üzerinden, bu sitelerde yaşayanların siteleri tercih etme nedenleri ve gündelik yaşam pratikleri incelenmektedir. Sitelerin lüks sosyal, kültürel ve sportif ortak alanlara sahip olmasına rağmen, sakinlerin yaklaşık yüzde 64’ünün bu ortak mekanları hiç kullanmadığı ortak alanların sadece “var olması” bile sakinler için bir prestij unsuru ve memnuniyet nedeni olarak yeterli görülmektedir. (Bektaş, 2016)
Safranbolu ilçesi için yapılan çalışmada sitelerin birçoğunda oturma birimlerinin bulunuyor olmasına rağmen mekan olarak oturma alanlarının olmaması bir planlama eksikliğidir. Çocuk oyun alanlarının site nüfusuna yetersizliği de yine yaşanılan sorunlardandır. Tasarlanma amacı estetik keyif, yönlendirme ve gölgelendirme olan bitkilendirme ise çoğunlukla bu işlevlerini yerine getirmemektedir ve sayıca yetersizdir. (Dönmez, Özyavuz, Gökyer; 2015)
Bir başka çalışmada Tekirdağ’da 39 site incelenmiştir. Rekreasyonel hizmet verdiği vaat edilen sitelerde genel sorunların başında oturma alanlarının mekansal olarak kurgulanmadığı hatta bazı sitelerde oturma birimlerinin bile bulunmadığı göze çarpmaktadır. Banklar, piknik masaları rasgele olacak şekilde genellikle yürüyüş yollarına konumlandırılmıştır. Çalışmalarda yapılan görüşmeler ışığında kullanıcılar bu alanlarla ilgilenmediklerini söylemektedirler. Bu doğrultuda bu mekanların fonksiyonelliğini yitirdiğini görüyoruz. (Özyavuz, M., & Dönmez, Y. 2016).
Konut sektöründe görev alan profesyonellerinin görüşleri de bu çalışmaları desteklemekle birlikte bu alanların oluşturduğu yüksek aidat ödemelerinin kullanıcıda yılgınlık oluşturduğu ve sosyal tesisleri daha az olan dolayısıyla aidatı daha düşük olan alternatiflere yönlendiği bulgusu edinilmektedir. Kullanıcı kullanmadığı hizmetlere ilişkin ödeme yapma konusunda elbette isteksizdir.
Kısaca, Türkiye’de dışa kapalı konut sitelerinde yer alan sosyal tesisler, konut piyasasında bir “yaşam tarzı” vaadi ve suni değer artış enstrümanı (pazarlama aracı) olarak işlev görmekte; ancak teslim sonrasında yönetsel, hukuki ve sosyal kısıtlamalar nedeniyle atıl kalan bir maliyet yüküne dönüşmektedir. Bu sosyo-mekânsal paradoksu aşmanın yolu, konut donatılarını “tektipleştirmeden” çıkarmak sadece “satış aşamasında tüketiciyi cezbedecek statik prestij objeleri” olarak tasarlamaktan vazgeçmektir.
KAYNAKÇA
- Alpman, P. S. ve Göker, G. (2010). Sınıfsal Farklılıklar Bağlamında Aseptik Mekanların Temsili: Konut Reklamları Örneği. Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi, (13), 67-92.
- Bektaş, B. (2016). Kapalı Siteler Üzerine Yerel Bir Değerlendirme: Mersin Örneği. Toplum ve Demokrasi Dergisi, 5(11), 97-114.
- Binay, A. (2010). Türkiye Örneğinde İstanbul’da Bulunan Güvenlikli Sitelerin Reklam Örnekleri Üzerinde Yapılan Semiyotik İnceleme. Akdeniz İletişim Dergisi, (13).
- Dönmez, Y., Özyavuz, M., & Gökyer, E. (2015). SAFRANBOLU KENTİNİN KONUT VE SİTE ALANLARININ YEŞİL ALAN DURUMLARININ SAPTANMASI. İnönü Üniversitesi Sanat ve Tasarım Dergisi, 5(11), 1-12.
- Özyavuz, M., & Dönmez, Y. (2016). Konut ve Site Alanlarında Uygulanan Peyzaj Tasarımlarının Yeterliliği Üzerine Bir Araştırma: Tekirdağ Kenti. Düzce Üniversitesi Orman Fakültesi Ormancılık Dergisi, 12(2), 108-122.
- Polat, Y., & Kartal, M. (2018). Cumhuriyetten Günümüze Türkiye’de Modernleşme Bağlamında Dışa Kapalı Konut Üretimi. Journal of Aksaray University Faculty of Economics & Administrative sciences/Aksaray Üniversitesi Iktisadi Ve Idari Bilimler Fakültesi Dergisi, 10(4).

