Bir Şehrin Sesinden Karakteri Anlaşılır mı?
  1. Anasayfa
  2. YAŞAM
  3. Genel

Bir Şehrin Sesinden Karakteri Anlaşılır mı?

0
Reklam Sponsoru

Hani tiyatroda “rabarba” denen bir kavram vardır. Arkadan gelen boş kalabalık gürültü anlamına gelir. İşte o rabarba aslında şehirlerde kimliği oluşturan esas öğelerden biri olabilir mi? Bir Şehrin Sesinden Karakteri Anlaşılır mı? Kent kulakla okunabilir mi? Şüphesiz bir kentin karakteri yalnızca siluetinde değil, sesinde de saklıdır. Bu denemede okuyucuları şehri gürültü, sessizlik, çocuk sesi, su ve kalabalık üzerinden yeniden okumaya davet ediyorum.

Yıllar içinde farklı şehirlerde, bazen bir yürüyüşün ortasında, bazen dönüş yolunda, bazen de yalnızca o anın elimden kayıp gitmesine razı olmadığım için çektiğim fotoğraflara baktığımda (eğer şehir iz bırakmışsa) kulağıma hep o anın sesi geliyordu… Bu bana hep aynı şeyi düşündürdü: Bir şehir önce görünür sanılır ama aslında önce duyulur. Kimi zaman bir kıyı çizgisinde gecenin üzerine yavaşça yayılan ışıkların altında, kimi zaman kalabalık bir caddenin omzuna binen uğultuda, kimi zaman da karın her şeyi biraz susturduğu bir sabahta şehir, karakterini okumayı gözden alır ve kulağa bırakır. Göz çoğu şeyi beğenisine göre seçer. Kulak ise daha az süs sever, daha az aldanır.

İzmir Kıyı Panoraması (27 Haziran 2014)
Kıyı Panoraması (İzmir – 27 Haziran 2014)

Bir kenti tanımak için bazen başını kaldırıp yapı cephelerine bakmak yetmez; bir süre susup dinlemek gerekir. Çünkü şehir dediğimiz şey yalnızca taş, asfalt, ağaç, bina ve boşluklardan oluşmaz. Aynı zamanda bunların birbiriyle konuşma biçimidir. Yolun sesi vardır, rüzgârın bir kaldırıma değme biçiminin sesi vardır, kalabalığın kendi içinde örgütlediği bir ritim vardır. Hatta sessizliğin bile sesi vardır; bazen huzur verir, bazen tedirgin eder, bazen de orada kamusal hayatın inceldiğini, çekildiğini, geriye doğru gittiğini sezdirir. Bir şehrin sesinden onun neyi önemsediği, kimleri merkeze aldığı, kimleri ise kenarda bıraktığı tahmin edilenden daha fazla okunabilir.

Göz çoğu şeyi beğenisine göre seçer. Kulak ise daha az süs sever, daha az aldanır.

Görüntü çoğu zaman makyajlanabilir. Bir meydan iyi bir kadrajla çekildiğinde olduğundan daha düzenli, daha ferah, daha davetkâr görünebilir. Ama ses o kadar kolay cilalanmaz. Bir yerde motor sesi baskınsa, orada yaya ikinci plandadır. Bir yerde sürekli korna, fren, egzoz ve acele hissi duyuluyorsa, o şehir hız üzerinden kurulmuştur; insan için değil, akış için. Tersine, ayak sesinin, kısa karşılaşmaların, uzaktan gelen çocuk kahkahasının, suyun, kuşun ya da hafif rüzgârın birbirini ezmeden var olabildiği yerlerde başka bir şehir fikri belirir. Orada hayat yalnızca sürmüyor, bir miktar yaşanıyordur.

Kıyı kentleri bu bakımdan ilginçtir. Deniz kenarında kurulan şehirler çoğu zaman yalnızca manzaralarıyla anlatılır. Oysa asıl hikâye çoğu kez ses katmanlarında gizlidir. Dalgayla sert zemin arasında kurulan ilişki, bisiklet tekerinin kıyı promenadında bıraktığı hafif metalik iz, bankta oturanların yarım konuşmaları, birkaç adım ötede hızını düşüren yürüyüş ritmi… Bunlar o kentin kamusallığını ele verir. Kıyı boyunca yürüyen insanın sesi ile hızla geçen aracın sesi arasında belirgin bir fark vardır: Biri kente yerleşir, diğeri kenti yarar geçer. Bir sahil bandı ne kadar kalabalık olursa olsun, eğer o kalabalık birbirini boğmayan bir işitsel denge kurabiliyorsa, orada kamusal hayat kaba değil, olgun bir biçimde kurulmuş olabilir.

Bu yazı da ilginizi çekebilir:  Su Sorunu Varken Neden Çim Kullanımına Devam Ediliyor?
Kıyı Planlaması (Samsun - 21 Temmuz 2025)
Kıyı Planlaması (Samsun – 21 Temmuz 2025)
Porsuk Çayı Kenarı Planlaması (Eskişehir - 15 Haziran 2025)
Porsuk Çayı Kenarı Planlaması (Eskişehir – 15 Haziran 2025)

Kalabalık caddeler ise şehrin başka bir yüzünü açar. Büyük bir yaya aksına girdiğinizde ilk fark ettiğiniz şey çoğu zaman mimari değil, yoğunluktur. Bu yoğunluğun da kendine ait bir sesi vardır. Adımlar üst üste biner, uzaktan gelen bir satıcı çağrısı kısa süreliğine öne çıkar, vitrin önü konuşmaları akışa karışır, ray sesi ya da lastik sürtünmesi araya ince bir çizgi çeker. Böyle yerlerde şehir biraz daha anonimleşir. İnsan kalabalığın içinde görünmezleşirken aynı anda oraya ait olur. Belki de büyük kentin en eski çelişkilerinden biri budur: Kalabalık insana yalnızlık da verir, aidiyet de. Şehir, ses aracılığıyla hem seni içine alır hem de sende insanlara karşı bıkkınlık hissi verir.

blank
İstiklal Caddesi (İstanbul – 2 Kasım 2014)

Bir şehrin karakteri, yalnızca nasıl göründüğünde değil, insanına neyi duymaya mecbur bıraktığında da saklıdır.

Pazar yerleri, çarşılar ve yarı kapalı ticaret mekânları ise bir kentin sosyal omurgasını çok net duyurur. Orada ses daha pürüzlüdür ama daha canlıdır. Pazarlık sesi, çağrı sesi, poşet hışırtısı, ayak altında ıslak zeminin verdiği ses, gündelik hayatın sınıfsal katmanlarını aynı çatı altında birbirine sürter. Bu tür mekânlarda şehir steril değildir; belki biraz yorucudur ama sahicidir. Çünkü hayatın düzenlenmiş versiyonu değil, neredeyse ham hali duyulur. Bir kentin karakteri bazen en çok tam da burada anlaşılır: Kusursuz olmadığı yerde, kontrolünü biraz gevşettiği yerde, gündeliğin kendi müziğini kurmasına izin verdiği anda.

Kadınlar Pazarı (Bartın - 9 Ocak 2018)
Kadınlar Pazarı (Bartın – 9 Ocak 2018)
Pazar Alanı (Kırşehir - 18 Ağustos 2014)
Pazar Alanı (Kırşehir – 18 Ağustos 2014)

Bir şehirde gençlerin sesi ayrıca önemlidir. Çünkü gençlik, kamusal mekânı yalnızca kullanan değil, ona tempo veren bir toplumsal güçtür. Kaykay pisti, paten alanı, duvar kenarı, basamak, korkuluk, boş beton yüzey… Yetişkin aklın çoğu zaman ara mekân diye baktığı yerler, gençler için şehrin en canlı sahnelerine dönüşebilir. Tekerlek sesi, kahkaha, deneme ve düşme arasındaki o kısa sessizlik, bir arkadaş grubunun kendi içinde kurduğu ritim… Bunlar düzensiz gibi görünür ama aslında şehirde var olma hakkının akustik ilanıdır. Gençlerin sesi bir kentte fazla bastırılıyorsa, o kent düzenli olabilir ama biraz yaşlıdır. Bir miktar gürültülü, biraz dağınık, bazen metalik yankılar taşıyan bu sesler, kamusal hayatın hâlâ açık olduğunu gösterir.

Başkent Millet Bahçesi (Ankara - 27 Nisan 2025)
Başkent Millet Bahçesi (Ankara – 27 Nisan 2025)

Çocuk sesi de benzer biçimde belirleyicidir, ama daha kırılgan bir işarettir. Bir şehirde çocuk sesi duyulmuyorsa, bu yalnızca çocukların evde olduğu anlamına gelmez. Belki de sokak artık onlar için güvenli değildir. Belki hız çok artmıştır. Belki yetişkinler kamusal alanı öyle bütünüyle işgal etmiştir ki çocuk yalnızca belirlenmiş küçük alanlara sıkışmıştır. Oysa çocuk sesi, bir kentin geleceğe ne kadar açık olduğunun işaretlerinden biridir. Çünkü çocuk sesi plansızdır, biraz şaşkındır, biraz da taşkındır; tam da bu yüzden kamusal mekânın canlı olduğuna dair güçlü bir kanıttır. Şehir, yalnızca yetişkinlerin sorunsuz geçişi için kuruldukça sesini kaybeder; daha doğrusu tek bir sese dönüşür: işleyen ama yaşamayan bir sistemin sesine.

Bu yazı da ilginizi çekebilir:  Peyzaj Mimarı Kimdir?

Tarihî şehirlerde bu mesele daha da katmanlı hale gelir. Su sesiyle vapur düdüğünün, martıyla insan kalabalığının, ezanla motor uğultusunun, yokuşla kıyının aynı işitsel doku içinde bulunduğu yerler vardır. Böyle kentler yalnızca büyük değildir; çok seslidir. Ve bu çok seslilik her zaman uyum demek değildir. Bazen çarpışma, bazen üst üste binme, bazen de birbirini bastırma demektir. Ama yine de o katmanlı yapı, kentin hafızasını canlı tutar. Çünkü tarih yalnızca taş yapılarda sürmez; ses rejimlerinde de sürer. Bir liman kentinin sesi ile bir bozkır kentinin sesi aynı değildir. Bir ticaret merkezinin sesi ile bir sınır şehrinin sesi aynı yükü taşımaz.

blank
2 Kasım 2014 İstanbul

Gece olunca şehirlerin sesi değişir ama kaybolmaz. Hatta bazı kentler asıl kimliğini gece açık eder. Yukarıdan bakıldığında ışıklar ilk anda sessizlik hissi üretir; oysa bu sessizlik yanıltıcıdır. Her ışık bir iç hayat taşır. Uzakta görünmeyen bir yolun uğultusu, bir mahalle aralığından yükselen konuşmalar, limandan gelen mekanik sesler, yokuşlu bir kentin kendi içine kıvrılan hareketleri… Gece, sesi azaltmaz; onu görünmez kılar. Belki de bu yüzden gece şehirlerine bakarken kulağımız biraz daha hayal gücüyle çalışır. Işıklara bakarız ama aslında neyi duyuyor olabileceğimizi düşünürüz.

1 Eylül 2014 Trabzon gece görünümü
1 Eylül 2014 Trabzon

Kış kentlerinde ise ses mevsimle birlikte bambaşka bir karakter kazanır. Kar yağdığında şehir bir anda aynı şehir olmaktan çıkar. Sert yüzeylerin yankısı yumuşar, tekerlek sesi ağırlaşır, uzaklık hissi değişir, ayak iziyle ayak sesi neredeyse birbirine yaklaşır. Kar, akustiği de örter. Bu yüzden kış kentleri bazen daha sakin değil, daha içine kapanık duyulur. İnsanı dışarıdan içeriye, kamusal olandan daha özel olana doğru çeker. Ama tam da bu yüzden, kar altındaki bir kentin sesi öğreticidir. Çünkü hangi seslerin hayatta kaldığı o anda daha net anlaşılır: kürek sesi, uzaktan gelen motor, kalın montların içinden taşan kısa konuşmalar, karı yararak yürüyen birinin ritmi. Kış, şehrin gereksiz seslerini ayıklar; omurgasını ortaya çıkarır.

Bu yazı da ilginizi çekebilir:  Türkiye'nin Longoz Ormanları
23 Mart 2024 Erzurum karlı cadde
23 Mart 2024 Erzurum

Ama şehir sadece doğal sesler ve gündelik seslerle kurulmaz; simgesel sesler de vardır. Bayrağın rüzgârla kurduğu ilişki, meydanın törensel anları, anıt çevresindeki sessizlik, tarihsel hafızanın işitsel karşılıkları… Bunlar daha seyrek duyulur ama daha derine işler. Bir şehir bazen bir ulusun, bazen ortak bir hatıranın, bazen de uzun süre taşınmış bir duygunun sesi olur. Bu yüzden bir kenti anlamak, yalnızca orada hangi seslerin bulunduğunu değil, hangi seslerin saygıyla geri çekildiğini de anlamaktır. Ses kadar sessizlik de kültürel olarak kurulur.

11 Eylül 2014 Kastamonu
11 Eylül 2014 Kastamonu

Şehirlerin sesini konuşurken sınıf meselesini es geçmek zordur. Çünkü her mahalle aynı sesi üretmez, daha doğrusu aynı sese maruz kalmaz. Varlıklı bölgelerde filtrelenmiş bir sessizlik, ağaçla yumuşatılmış bir akustik, kontrollü bir trafik düzeni bulunabilir. Daha kırılgan mahallelerde ise yüksek hız, sert zemin, yoğun taşıt, düzensiz altyapı ve mekanik gürültü birlikte yaşanır. Burada sorun yalnızca desibel değildir. Sorun, kimin hangi sesi sürekli yaşamak zorunda kaldığıdır. Mekânsal adalet biraz da işitsel adalettir. Bir çocuğun pencereyi açtığında ne duyduğu, bir yaşlının bankta oturduğunda hangi seslerin arasında kaldığı, bir öğrencinin yürürken kendi düşüncesini duyup duyamadığı, bütün bunlar şehir hakkının görünmeyen parçalarıdır.

Göz için kurulan şehirler dikkat çeker. Kulak için düşünülen şehirler ise hafızada yer eder.

Bazı şehirler sabah pazarıyla uyanır, bazıları vapurla, bazıları tramvayla, bazıları ağır bir trafik uğultusuyla. Bazılarında akşamüstü sahil hattı insan sesini suya karıştırır; bazılarında ise kar çökerken hayat geri çekilir. Ama her durumda şu soru önemini korur: Bu sesler birbirini eziyor mu, yoksa birlikte bir yaşam ritmi mi kuruyor? İyi şehir belki tamamen sessiz olan şehir değildir. Zaten bütünüyle sessiz bir şehir çoğu zaman ya terk edilmiş ya da fazla kontrol edilmiş olur. Daha yaşanabilir olan, doğru seslerin birbirini boğmadan var olabildiği şehirdir. Çocuk sesinin korna tarafından bastırılmadığı, yürüyüş ritminin motor tarafından parçalanmadığı, suyun gerçekten işitilebildiği, rüzgârın yalnızca sertliğiyle değil varlığıyla da hissedildiği şehir.

thumbnail
Önerilen Yazı
Peyzaj Mimarlığında Sesin Rolü: Akustik Peyzaj Tasarımı

Sonunda mesele galiba şu noktaya geliyor: Bir şehrin karakteri, yalnızca nasıl göründüğünde değil, insanına neyi duymaya mecbur bıraktığında da saklıdır. Çünkü ses, gücün de gündeliğin de, hafızanın da yorgunluğun da izini taşır. Kimi şehirler kulakta yorucu bir emir cümlesi gibi kalır; kimi şehirler ise uzun süre sonra bile zihinde bir ezgi gibi dolaşır. İyi tasarım belki biraz da budur: duyulmaması gerekeni azaltmak, duyulması gerekene alan açmak. Göz için kurulan şehirler dikkat çeker. Kulak için de düşünülen şehirler ise hafızada yer eder.

Peyzax'ın kurucu ve idarecisi. KARSUMA kitabının yazarı (çok yakında).

Yazarın Profili

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir