Kocaman kocaman betonlar arasındayız. Yüksek, parlak, pürüzsüz cephelerin arasında… Çocukların sesi bile bazen yankı yapmadan kayboluyor; çünkü yankıyı taşıyacak boşluk kalmadı. Bir ara, “şehir” dediğimiz şeyin sokak olduğunu, sokak dediğimiz şeyin de hayatın kendisi olduğunu sanıyorduk. Şimdi sanki şehir, yalnızca geçip gittiğimiz bir koridor; kapalı otoparklara, asansörlere, güvenlik kapılarına bağlanan bir dolaşım şeması. Çocuklar bu şemanın neresinde? Haritanın ucunda, kenarında, “uygun görülen” bir köşede… Bir de tabelalarda elbette: “Çocuk parkı.” Ne kadar kolay söylüyoruz. Park. Oyun. Çocuk. Üç kelimeyle vicdan rahatlatıyoruz.
Bizde az kaldı yeşillikler. Kaldıysa, gözümüzün ucunda azıcık kaldı. Kaldıysa, pencere önünde saksıda kaldı. Bazen bir site peyzajının makyajında kaldı: iki çim şeridi, üç bodur ağaç, ortaya asil bir zeytin ağacı… “bakımlı” görünen ama dokununca plastik hissi veren bir düzen. Çocukların toprağa değmesi, çamuru tanıması, bir dalı kırmadan eğip bükebilmesi, taşların ağırlığını elinde hissetmesi, bir çukurun kenarında durup “buraya su dolsa göl olur” diyebilmesi… Bunlar şehrin lüksleri haline geldi. Lüks dediğim şey, aslında insanın en temel hâli: temas etmek, keşfetmek, denemek, düşmek, kalkmak. Çocuk için oyun tam da bu. Bizse oyunu sterilize ettik. Oyunu paketledik. Oyunu, garanti belgesi olan bir ürün gibi teslim ettik (Bkz. Resim 1).

Daha kötüsü şu: Yeşil alanı azalttıkça, oyunu da daralttık. Şehirler büyüdü, çocukluk küçüldü. Bu cümleyi bir şair kurmuş gibi söyleyebilirim ama mesele şiir değil; mesele, her gün tekrar ettiğimiz bir seçim. Koca koca projeler, koca koca yollar, koca koca kavşaklar. Çılgın projeler, hepimiz delirmişcesine kapitalizmin çılgını olmuşuz… Çocuk için ayrılan yer ise kentlerde “artık parçalar.” Planlarda bir boşluk bulunuyor; oraya iki salıncak, bir kaydırak, bir de renkli zemin… Sonra “çocuklar için yaptık” deniyor. Prestij proje diye satılıyor. Çocukların hakkı, bizim keyfimizden arta kalanımız kadar mı? Şehrin en pahalı metrekareleri araçlara, reklam panolarına, vitrinlere ayrılırken; çocukların payına düşen yer, çoğu zaman gölgede kalmayan, rüzgârı kesmeyen, kışın buz tutan, yazın kavuran bir alan oluyor.
Yaratıcılık Belirsizlik İster
Bir parkın varlığı, her şeyin doğru yapıldığını göstermiyor. Sayı arttıkça adalet artmıyor. Hatta bazen sayı arttıkça içerik daha da tek tipleşiyor. Aynı oyun grubu, aynı renk, aynı plastik… Keşke bu düzenin çocuklarını da fabrikalar üretse… Birbirinin kopyası çocuklar… Sanki her mahallede aynı çocukluk yaşanıyor. Oysa oyun dediğimiz şey, çocuğun dünyayı kendi diliyle yeniden kurmasıdır. Bir çubuğu kılıç yapar, taşları “para” sayar, bir yokuşu “dağ” ilan eder, bir çalılığı “orman” diye adlandırır. Yaratıcılık, biraz belirsizlik ister. Biraz boşluk ister. Kendi senaryosunu kurabileceği esneklik ister. Biz çocuklara “oyun alanı” yaparken, çoğu zaman “oyun senaryosu”nu da dayatıyoruz. Şurada kay, burada sallan, burada dön, burada in… Bitiyor. Oyun bitiyor. Çocuk bitmiyor ama oyun bitiyor.
Bunu bir “tasarım” meselesi gibi konuşmak mümkün. Evet, tasarım meselesi. Ama asıl mesele, kalbimizin ve aklımızın şehirde nerede durduğuyla ilgili. Biz şehri kim için kuruyoruz? Araba için mi, insan için mi? Peki insan derken, insanın en kırılgan hâli olan çocuk için mi? Çocuk kente nasıl katılır? Çocuk kenti nasıl okur? Bir yetişkinin göz hizasıyla yapılan şehir, çocuğun dünyasında devasa bir yabancılığa dönüşür. Kaldırım yüksek gelir, hız korkutur, gürültü bastırır, kalabalık ezer. Çocuk, şehirde misafir olur. Misafirliğin de süresi vardır. Bir yerden sonra “ev” hissi kaybolur. İşte o zaman sokak, çocuğun sokağı olmaktan çıkar; sokak, yalnızca geçilen bir çizgi olur.
Aynı oyun grubu, aynı renk, aynı plastik… Keşke bu düzenin çocuklarını da fabrikalar üretse… Birbirinin kopyası çocuklar… Sanki her mahallede aynı çocukluk yaşanıyor. Oysa oyun dediğimiz şey, çocuğun dünyayı kendi diliyle yeniden kurmasıdır.
Biz sokakları kaybettik. Sokakları kaybettikçe, oyunu da kaybettik. Bu yüzden çocuk parklarına sığındık. Parkı, sokağın yerine koyduk. Oysa park, sokaktan ayrı bir şeydi; sokakla birlikte anlamlıydı. Parka gitmek bir ritüeldi; yolda bir şeyler olurdu. Şimdi park, bir hedef değil; bir telafi. “Çocuk dışarı çıksın” diye götürdüğümüz bir yer. Kışın zaten götüremiyoruz. Yağmurda zaten götüremiyoruz. Akşam zaten götüremiyoruz. Çocuk, kentte mevsimlere göre kısıtlanan bir varlık gibi. Oysa mevsim dediğimiz şey, çocuk için bir öğrenme alanı: rüzgarın sesi, çiçeğin kokusu, yaprağın dokusu, güneşin sıcaklığı. Biz mevsimleri de içeri aldık. Çocuğun doğayla kuracağı ilişkiyi, ekranların ışığına teslim ettik. Sonra da “yeni nesil çok dijital” diye şikâyet ediyoruz. Biz verdik dijitali. Biz çekip aldık toprağı.
Şehirde çocuk hakkını savunmak, aslında bir “yer” hakkını savunmaktır. Çocuğun kente ait olma hakkı… Bu, yalnızca bir park yapmakla bitmiyor. Çocuğun yürüyebileceği güvenli sokaklar, bisiklete binebileceği güzergâhlar, okula tek başına gidebilme ihtimali, bir arkadaşının kapısını çalabilme cesareti, mahallede kendine ait küçük bir “mekânsal özgürlük” alanı… Bunlar yoksa, park tek başına bir teselli oluyor. Park varsa ama parkın içeriği tekdüze ve yaratıcılığı boğuyorsa, park yine yetmiyor. Çünkü çocuk yalnızca enerji boşaltmıyor; çocuk aynı zamanda anlam kuruyor. Oyun, bir bedensel hareket kadar bir düşünme biçimi.
Mevcut çocuk oyun alanlarının yaratıcılıkları öldürdüğünü söylediğimizde, bazıları bunu abartı sanıyor. “Ne var canım, kaydırak kaydıraktır” deniyor. Hayır, kaydırak kaydırak değildir. Kaydırak bir nesne olabilir; ama oyun, nesnenin kendisi değildir. Oyun, nesneyle kurulan ilişkidir. İlişkiyi tek şablona indirgerseniz, çocuğun hayal kurma kapasitesini de daraltırsınız. Her şeyin önceden belirlenmiş olduğu mekânlarda çocuk “kullanıcı” olur; “kurucu” olamaz. Kurucu olamayınca, şehirde de kurucu olamaz. Şehri sahiplenemez. Şehirle müzakere edemez. Bir yerin kendisine göre dönüşebileceğini düşünemez. Oysa kent dediğimiz şey, tam da bu müzakerenin ürünüdür: farklı ihtiyaçların, farklı hızların, farklı yaşların bir arada yaşayabilmesi.
Belki de en ağır mesele şu: Biz çocuğu şehir planlamasının merkezine koymuyoruz; çocuğu şehir planlamasının “sonradan hatırlanan” bir parçası yapıyoruz. Sonra da “çocuk dostu şehir” diye afiş asıyoruz. Çocuk dostu şehir, yalnızca sembollerle olmaz. Çocuk dostu şehir, kararların dilinde olur. Bütçenin satırlarında olur. İmar planının önceliklerinde olur. Bir kaldırım genişliğinde, bir yaya geçidinin konumunda, bir hız sınırının uygulanabilirliğinde olur. Çocuk dostu şehir, çocuğun hata yapmasına izin verir; çünkü çocuk, hata yaparak öğrenir. Biz ise hatayı sıfırlamak için çocuğu evin içine kilitliyoruz. O zaman hata sıfırlanıyor, evet; ama öğrenme de sıfırlanıyor.
İyi olanı hayal ediyoruz. Harika bir tabiat, güzel hava, temiz çevre ve insan… Ama hayal kurmakla yetiniyoruz. Bu beni en çok yaralayan yer. Hayal ettiğimiz şeye “hak” demiyoruz. “Talep” demiyoruz. “Mücadele” demiyoruz. Sanki iyi olan şey, bize kendiliğinden gelecek. Oysa şehir, kendiliğinden iyiye gitmiyor. Şehir, güçlü olanın durduğu yere doğru eğiliyor. Çocuk güçsüz. Çocuk oy vermez. Çocuk rant üretmez. Çocuk bir arsanın değerini artırmaz; hatta bazılarına göre “gürültü” üretir. Bu yüzden çocuk hakkını savunmak, biraz da “güç”e karşı konuşmaktır. Biraz rahatsız etmek demektir. Biraz “böyle gelmiş böyle gitmez” diyebilmek demektir.

Ben, Mehmet Emin Daş olarak, bu meselenin yalnızca bir estetik tartışma olmadığını düşünüyorum. Peyzaj mimarlığı, yalnızca ağaç dikmek değildir; peyzaj mimarlığı, yaşamı düzenleyen mekânsal adaletin de temsilcisi olmalıdır. Çocuğun kentteki hakkı, peyzajın en temel meselesi olmalıdır. Çünkü peyzaj, kamusal olanı kurar; kamusal olan da çocuğun geleceğe bağlandığı yerdir. Eğer çocuk kamusal mekânda görünmezse, gelecekte kamusal olanı savunacak bir yetişkin de yetişmez. Çocukluğu daraltılmış bir toplum, yarınlarını da daraltır.

Peki ne yapacağız? Yine park sayısını mı konuşacağız? Yine metrekaresini mi? Elbette ölçmek zorundayız; ölçmediğimiz şey yönetilemez. Ama ölçünün yanında bir vicdan ölçeği de lazım. Her mahallede çocuğun 5 dakikada erişebileceği nitelikli bir yeşil alan… Bu “nitelik” lafını özellikle söylüyorum. Nitelik; gölge, güvenlik, bakım, mevsimsel kullanılabilirlik, malzeme çeşitliliği, doğal elemanların varlığı, serbest oyun imkânı, suyla-toprakla temas, küçük risklerin pedagojik olarak yönetilebilmesi… Nitelik; çocuğun kendini kurabilmesi. Bir oyun alanında yalnızca oyuncak değil, senaryo üreten öğeler olmalı: gevşek materyaller (taş, dal, kozalak gibi), topografya, küçük tepeler, saklanma köşeleri, bitkisel doku, mevsime göre dönüşen yüzeyler. Çok steril, çok pürüzsüz, çok “dispilinli” alanlar çocuğu güvenli yapmıyor; çocuğu daha çok kırılgan yapıyor.
Yeşil alanı artırmak da bir “ağaç sayısı” meselesi değil yalnız. Yeşil alan, bir ağ gibi düşünülmeli. Parklar birer ada değil, birbirine bağlanan yaşam koridorları olmalı. Çocuk bir alandan diğerine yürüyerek geçebilmeli.
Bir de oyun alanlarının dili… Biz çocuklara çoğu zaman parlak renkli oyuncaklar veriyoruz ama düşünsel olarak gri bir dünya sunuyoruz. Oyun alanı, çocuğun hayal gücünü çağırmalı; ona “burada sadece bunu yap” dememeli. Tasarım, çocuğun sorusunu artırmalı. “Bu ne?”, “Buradan nereye giderim?”, “Bunu nasıl kullanırım?”, “Bunu ters çevirsem ne olur?” Bu sorular, çocuğun zihninde kent okuryazarlığının ilk dersleridir. Biz kent okuryazarlığını, çocuğun elinden daha baştan alıyoruz (Bkz. Resim 4).



Belki de en basit ama en etkili başlangıç: Çocuğu dinlemek. Çocuklardan oyunun ne olduğunu öğrenmek. Yetişkin aklıyla “oyun budur” demekten vazgeçmek. Mahallede bir oyun sokağı denemek. Haftanın belli saatlerinde, trafik hızını düşürmek. Bir sokağı, çocukların bedenine ve hayaline göre yeniden düzenlemek. Oyun, parka hapsedilmesin. Oyun sokağa taşsın. Çünkü sokak, kentin kalbidir. Kalbi olmayan bir şehir, sadece betonun düzenidir.
Ben bazen düşünüyorum: Biz iyi olanı hayal ediyoruz ya… Aslında iyi olan, hatırladığımız bir şey. Eskiden vardı. Sonbahar vardı, yaz vardı, turuncu vardı. Çocukların dizleri yaralıydı ama gözleri parlaktı. Şimdi dizler temiz, gözler yorgun. Bir yerlerde yanlış yaptık. Hâlâ düzeltebilir miyiz? Belki. Ama bunun için önce bir cümleyi dürüstçe kurmak gerekiyor: Çocukların şehirdeki hakkını, biz ellerimizle daralttık. Daralttığımız şeyi, yine biz genişleteceğiz. Kimse bizim yerimize yapmayacak.
İyi ekmek gibi… İyi kent de emek ister. İyi kent; helal kazanılmış bir gelecektir. Çocuklar için kurulan bir şehir, sadece çocuklar için değil; herkes için iyidir. Çünkü çocuk için yavaşlatılan trafik, yaşlı için de güvenlidir. Çocuk için artırılan gölge, yetişkin için de serindir. Çocuk için çoğaltılan yeşil, herkesin nefesidir. Şehirde çocuğun hakkını savunmak, aslında hayatın hakkını savunmaktır.
Ve ben, bu hakkı “bir gün”e bırakmak istemiyorum. Çünkü çocukluk beklemez. Çocukluk ertelenmez. Çocukluk, bugün yaşanır. Bugün elimizden alınırsa, yarın geri gelmez.
(Görseller yazar tarafından çekilmiştir.)
