Çitlerin Ötesindeki Sorumluluk
David Lynch’in 1986 yapımı kült filmi Mavi Kadife (Blue Velvet), hafızalara kazınan bir sahneyle açılır: Parlak güneşin altında, bembeyaz çitlerle çevrili, kusursuzca biçilmiş yemyeşil bir banliyö bahçesi… Ancak kamera bir anda aşağıya, o kusursuz çimlerin derinliklerine iner. Toprağın altında bizi başka bir gerçeklik beklemektedir: Kaos, çürüme, mücadele eden devasa böcekler ve ürkütücü bir enerji.

Bu sahne, modern insanın mülkiyet illüzyonunun en çıplak özetidir. Bizler bahçe kapılarını kilitleyebileceğimizi, tapu sınırlarıyla doğayı parselleyebileceğimizi sanıyoruz. Oysa doğa, tapu kadastro sınırlarını tanımaz.
Tapu senediniz size bir toprak parçasının “sahibi” olduğunuzu söyleyebilir. Peki, o Toprağın üzerindeki ısı kime aittir? Bahçenizdeki ağacın tuttuğu karbonun mülkiyeti sizde midir? Ya da bahçenize döktüğünüz betonun komşu sokakta yarattığı sel baskını kimin sorumluluğundadır?
Isı, çitlerden atlıyor; sel suları kapı kilidinden geçiyor; polen taşıyan arılar pasaport sormuyor. Doğa, doğası gereği kamusaldır. ve “özel mülk” kavramı, ekolojik gerçekliğin karşısında her geçen gün biraz daha eriyor.
Zaš Brezar’ın da vurguladığı gibi: “Mülkiyet artık bir sorumluluktur.”
Mülkiyet Ekolojisi

Belki de bugün mülkiyeti yalnızca bir hak olarak değil, ekolojik bir sorumluluk biçimi olarak yeniden düşünmek gerekiyor. Artık tasarlanan her bahçe, her teras ya da her park, kentin hayatta kalma mekanizmasının bir dişlisidir.
Yeni dönemde tasarımın yeni kriteri “beğeni” değil, “zorunluluk” haline geliyor. Bir mülk sahibi olarak bahçenize diktiğiniz egzotik bir bitki kentin kıt su kaynaklarını tüketiyorsa, o artık sadece sizin “zevkiniz” değil, kentin su bütçesinden aldığınız bir borçtur. Mülkiyet, bir hak olmaktan çıkıp ekosisteme karşı ödenmesi gereken bir sorumluluğa dönüşüyor.

Değişimin Ruhu
Doğa özel mülk olamaz, çünkü doğa durmaz; bu yüzden tamamen sahip olunabilecek bir şey de değildir. Sararan otlar, dökülen meyveler ya da mevsimi şaşıran bir bitki bir “hata” değil, sürekli dönüşen bir sistemin parçasıdır. Doğa, sabit bir tablo gibi değil; sürekli yeniden yazılan bir süreç gibi işler.
Bu yeni bakış açısı bize şunu söylüyor: Gelecekte lüks olan şey; devasa bir havuz veya kusursuz bir İngiliz çimi değil, kentin nefes almasına izin veren, börtü böceğe yuva olan, “vahşi” ama sorumlu bir toprak parçası olacak.

Gerçek mesele, doğayı kontrol etmek değil; onunla birlikte yaşayabilme kapasitesidir. Çünkü sınırlarla çizilmiş mülkiyet fikri ne kadar kesin görünürse görünsün, ekolojik süreçler o sınırların içinde kalmaz. Toprak, su, hava ve yaşam; insanın çizdiği çizgilerden daha geniş bir düzende var olmaya devam eder.


