Modern dünya bize hep “Daha fazlasını al, her yeri doldur, her şey parlasın” diye bağırırken; Japon bahçeleri tam tersini yapıp masaya yumruğunu vuruyor: “Az aslında çoktur.” Bu bahçeler sadece çiçek böcek yeri değil; resmen birer zihin oyunu. Düşünsenize, “Karesansui1” diye bir şey yapmış; içinde bir damla su yok ama kumları öyle bir tırmıklıyorlar ki baktığınızda okyanusun dalgalarını görüyorsunuz. Suya dokunmadan ıslanmak gibi bir şey bu; tamamen zihninizde bitiyor her şey.
Burada her detayın bir “nedeni” var. Mesela bir yolda yürürken asla önünüzü dümdüz göremezsiniz. Yol sürekli kıvrılır, karşınıza sürekli yeni bir ağaç ya da taş çıkar. “Miegakure2” dedikleri bu gizleme tekniğiyle sizi meraklandırıp anın içinde tutmaya çalışıyorlar. “Shakkei3” ile de bahçenin dışındaki dağı bile tasarıma dahil edip sınırları ortadan kaldırıyorlar. Mülkiyet falan yalan oluyor; tüm doğa sizin bahçeniz haline geliyor.
Modern dünya bize hep “Daha fazlasını al, her yeri doldur, her şey parlasın” diye bağırırken; Japon bahçeleri tam tersini yapıp masaya yumruğunu vuruyor: “Az aslında çoktur.”
İşin en can alıcı noktası ise o meşhur “Wabi-Sabi4” kafası. Batı’da bir şey eskirse çöpe atılır ama burada bir taş ne kadar yosun tutmuşsa, bir ağaç rüzgardan ne kadar yamulmuşsa o kadar değerlidir. Kusurlu olanın içindeki o yaşanmışlığı ve ruhu seviyorlar. Bir taşın neden sadece orada durması gerektiğini anladığınızda, aslında hayatın o kadar da karmaşık olmadığını, bazen en büyük cevabın o taşın sessizliğinde yattığını fark ediyorsunuz. Kısacası Japon bahçesi size şunu söylüyor: Gürültüyü kes, boşluğa bak ve gerçek güzelliği o sessizliğin içinde bul.
Bence bu işin en çarpıcı tarafı ne biliyor musunuz? Bizim her yeri simetriyle, betonla ya da yapay ışıklarla doldurma takıntımıza karşın, Japonların o meşhur “Ma” yani boşluk kavramına olan saygısı. Bakıyorsunuz, bahçenin koca bir köşesi bomboş bırakılmış. İlk başta “Burayı neden doldurmamışlar?” diye düşünüyorsunuz ama sonra fark ediyorsunuz ki; o boşluk aslında sizin nefes almanız için bırakılmış bir alan. Sizce de modern tasarımın en büyük eksiği bu değil mi? Her yeri eşyayla, bilgiyle, gürültüyle doldururken kendimize düşünecek yer bırakmıyoruz. Ama bu bahçelerde o boşluğun kendisi bir tasarım öğesi haline geliyor.
Bir de şu taşların yerleşimi meselesi var ki, bazen üzerine saatlerce konuşabilirim. Bence bir taşın yerini belirlemek, koca bir binayı inşa etmekten daha zor. Çünkü o taşı oraya “rastgele” koymuş gibi göstermek için bile inanılmaz bir hesap kitap yapıyorlar. Siz dışarıdan bakınca “Aman işte, taş orada duruyor” diyorsunuz ama o taşın açısı, üzerindeki yosunun yönü bile aslında bir dengeyi temsil ediyor. Ben şahsen bu kadar ince düşünülmüş bir sadeliğin, en lüks mimari yapıdan çok daha güçlü olduğunu düşünüyorum.
Sizce de hayat bazen fazla “parlatılmış” değil mi? Her şeyin mükemmel olması için bu kadar kasmışken, Japonların o “Wabi-Sabi” felsefesiyle sunduğu o doğal, yaşlanmış ve biraz da boynu bükük estetik bana çok daha samimi geliyor. Bence bir bahçede mükemmelliği değil de, doğanın kendi akışını, o hafif hüzünlü ama huzurlu halini görmek insana gerçekten iyi geliyor. Yani olay sadece peyzaj değil; olay aslında o taşların sessizliğinde kendi iç sesimizi bulmak.


