Hızlı Git
Her gün içinde yaşadığımız şehirler büyüyor. Yeni binalar yükseliyor, yollar genişliyor, boşluklar doluyor, sınırlar genişliyor. Ancak bu büyümenin içinde çoğu zaman fark etmeden gözden kaçırdığımız bir gerçek var: şehirler artık üretmiyor.
Bugün kentler, büyük ölçüde tüketim üzerine kurulu yapılar haline gelmiş durumda. Günlük hayatın vazgeçilmez bir parçası olan gıda, çoğu zaman üretildiği yerden oldukça uzakta tüketiliyor. Market raflarında gördüğümüz ürünler, uzun bir yolculuğun ardından bize ulaşıyor. Şehirler ise bu sürecin son noktası olarak üretimin değil, tüketimin mekânı haline geliyor.
Oysa kentler her zaman böyle değildi. Üretim ve tüketim arasındaki mesafe bu kadar keskin değildi. Şehir, yalnızca barınma ve dolaşım alanı değil; aynı zamanda üretimin de bir parçasıydı.
İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünde üretim ve yerleşim iç içe gelişti. İlk yerleşmeler tarım yapılabilir alanlarla doğrudan ilişki kurmuş; kentler üretimin uzağında değil, tam merkezinde yer almıştır. Ancak bu ilişki sanayi devrimiyle birlikte kırılmaya başlamış; üretim biçimlerinin değişmesi ve kırdan kente yoğun göç, tarım ile kent arasındaki bağı zayıflatmıştır. Üretim giderek kentin dışına taşınmış, kent ise tüketimin yoğunlaştığı bir yapıya dönüşmüştür.
Buna rağmen bu kopuş hiçbir zaman tamamen kesin olmamıştır. Özellikle kriz dönemlerinde üretim yeniden kentle ilişki kurmuştur. II. Dünya Savaşı sırasında birçok ülkede yaygınlaşan ve “zafer bahçeleri (Victory Gardens)” olarak adlandırılan üretim alanları, şehirlerin gıda ihtiyacını karşılamak amacıyla kentsel alanların doğrudan üretime dahil edildiğini göstermektedir. Benzer şekilde, 19. yüzyılın sonlarında Detroit’te uygulanan üretim girişimleri, boş alanların tarımsal faaliyetlere açılmasıyla hem gıda üretimini desteklemiş hem de toplumsal dengelenmeye katkı sağlamıştır. Bu örnekler, üretimin yalnızca kırsala ait olmadığını; ihtiyaç halinde kentlerin de üretim kapasitesi geliştirebildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bugün ise benzer bir kırılmanın eşiğindeyiz. İklim krizi, gıda güvenliği sorunları, küresel salgınlar ve afetler, üretimin kentle olan ilişkisini yeniden tartışmaya açmaktadır. Üretim artık yalnızca kırsal bir faaliyet değil; kentsel yaşamın sürdürülebilirliği açısından da belirleyici bir unsur haline gelmektedir.
Peki Ne Değişti?
Kentleşme hızlandıkça üretim alanları geri çekildi. Tarım arazileri yerini konutlara, ticaret alanlarına ve altyapıya bıraktı. Şehir büyüdü, ancak bu büyüme üretimi dışarı itti. Bu durum yalnızca mekânsal bir değişim değil; aynı zamanda kentsel sistemin yeniden kurgulanması anlamına gelmektedir.
Bugün üretimin şehir dışına taşınması, kentleri kendi kendine yetebilen yapılardan çıkararak dışa bağımlı sistemlere dönüştürmektedir. Bu bağımlılık yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda ekolojik ve sosyal kırılganlıkları da beraberinde getirmektedir.
Burada üzerinde durulması gereken temel nokta şudur: mesele sadece tarım değildir. Mesele, şehirlerin nasıl kurgulandığıdır.
Çünkü şehir planlaması uzun süredir üretimi merkeze almamaktadır. Yaşam alanları, ulaşım sistemleri ve ticaret bölgeleri detaylı şekilde planlanırken; üretim çoğu zaman kentin dışında konumlandırılmaktadır. Bu durum bir zorunluluktan çok, belirli bir planlama yaklaşımının sonucudur ve artık sorgulanması gereken bir tercihtir.
Üretimin kent dışına taşınması, gıda erişimini kırılgan hale getirmektedir. Üretim ile tüketim arasındaki mesafe arttıkça sistem daha hassas bir yapıya dönüşmekte; herhangi bir aksama doğrudan günlük yaşamı etkilemektedir. Bunun yanında çevresel etkiler de göz ardı edilemez. Gıdanın kilometrelerce öteden taşınması, daha fazla enerji kullanımı ve daha fazla karbon salınımı anlamına gelmektedir.
Kentsel Tarım: Bir Kavramdan Fazlası mı?
Tam da bu noktada kentsel tarım kavramı devreye girmektedir.
Peki nedir bu kentsel tarım? Uygulamak gerçekten bu kadar zor mudur?
Kentsel tarım kavramı ile yaptığım ilk çalışmada karşılaştığım ilk soru şu olmuştu;” hobi bahçelerinin ötesine gidebilecek misin?”
Bu soru aslında meselenin özünü ortaya koymaktadır. Çünkü kentsel tarım çoğu zaman küçük ölçekli, bireysel uğraşlar olarak algılanmakta; planlama disiplininin dışında, sınırlı bir faaliyet alanına indirgenmektedir.
Oysa kentsel tarım, en basit tanımıyla üretimin yeniden kentin içine dahil edilmesini ifade eder. Ancak bu yaklaşım yalnızca şehir içinde tarım yapmak anlamına gelmez. Mimari ölçekte (çatı ve dikey tarım), mahalle ölçeğinde (topluluk bahçeleri) ve kent ölçeğinde (planlı üretim alanları) olmak üzere farklı ölçeklerde ele alınabilir ve uygulanabilir.
Burada önerilen şey, üretimi yeniden kentsel yaşamın bir parçası haline getirmektir.
Ancak günümüzde kentsel tarım çoğu zaman, şehir içinde sonradan yer açılmaya çalışılan bir uygulama olarak ele alınmaktadır. Oysa mesele, üretim için boşluk bulmak değil; üretimi baştan kentsel sistemin kurucu unsurlarından biri olarak kurgulamaktır.
Bu yaklaşımın somutlaştığı önemli örneklerden biri, Hollanda’nın Almere kentindeki Oosterwold bölgesidir. Bu modelde üretim, mevcut kentsel yapıya sonradan eklenen bir unsur değil; yerleşimin oluşumunu belirleyen temel bir bileşen olarak tanımlanmaktadır. Yapılaşma kararları, altyapı sistemleri ve parsel kullanımları üretimle birlikte ele alınmaktadır.


Bu durum, kentsel tarımın yalnızca bir uygulama biçimi olmadığını; aynı zamanda planlama kararlarını dönüştürebilecek bir araç olduğunu göstermektedir.
Geçmişten Günümüze: Unutulan Bir Pratik
Günümüzde yeni bir kavram gibi algılansa da, kentsel tarım aslında yüzyıllardır var olan bir pratiğin farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkmasıdır. Tarihsel süreçte üretim, kent yaşamının ayrılmaz bir parçası olarak konumlanmış; yerleşim kararları büyük ölçüde üretimle kurulan ilişki üzerinden şekillenmiştir. Ancak günümüzde bu ilişki zayıflamış, üretim kent yaşamının merkezinden uzaklaşarak ikinci hatta üçüncü planda kalan bir unsur haline gelmiştir.
Bu durum, aslında sorunun kaynağını açıkça ortaya koymaktadır:
Önceliklendirilmemiş bir alanda güçlü ve sürdürülebilir sonuçlar beklemek mümkün değildir.
Bugün “yenilikçi” olarak sunulan birçok uygulamanın kökeni de geçmişte aranabilir. Dikey tarım uygulamaları çoğu zaman ileri teknoloji ürünü olarak değerlendirilse de, ilhamını tarihsel örneklerden almaktadır. Bu noktada en çarpıcı referanslardan biri, antik dönemin simgesel üretim alanlarından biri olan Babil’in Asma Bahçeleri’dir. Bu örnek, üretimin yalnızca teknik bir mesele değil; aynı zamanda mekânsal tasarımın ve yaşam kültürünün bir parçası olduğunu göstermektedir.

Bu da şu soruyu gündeme getirir:
Geçmişte mümkün olan bir üretim biçimi, bugün neden zor görünmektedir?
Bu sorunun cevabı çoğu zaman teknik yetersizliklerde değil, kentlerin değişen önceliklerinde yatmaktadır. Günümüz kentleri üretimden çok tüketime odaklanmakta; planlama kararları da bu doğrultuda şekillenmektedir. Üretim, planlama sürecinin kurucu bir bileşeni olmaktan çıkarak, çoğu zaman dışarıda bırakılan ya da sonradan eklemlenmeye çalışılan bir unsur haline gelmiştir.
Oysa bugün sahip olunan teknoloji, planlama araçları ve uzmanlık bilgisi, üretimi yeniden kentle bütünleştirebilecek düzeydedir. Nitekim dünya genelinde sürdürülebilir şehircilik yaklaşımı çerçevesinde geliştirilen uygulamalar, kentsel tarımın farklı ölçeklerde ve farklı biçimlerde uygulanabilir olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede kentsel tarım, yeni bir arayıştan çok, unutulmuş bir bilginin günümüz koşullarında yeniden yorumlanması olarak okunmalıdır.
Türkiye Bağlamı ve Potansiyel
Bu noktada Türkiye’ye bakmak önemli bir perspektif sunar.
Ülkemizde kentsel tarım çoğu zaman yalnızca metropoliten alanlara özgü bir uygulama gibi değerlendirilmekte; Anadolu kentlerinin potansiyeli göz ardı edilmektedir. Geniş tarım alanlarına sahip kentlerde, üretimin zaten kırsalda yapıldığı düşüncesi, kentsel ölçekte üretimin planlama sürecine dahil edilmesini gereksiz bir adım olarak göstermektedir.
Ancak bu yaklaşımın karşısında güçlü bir örnek bulunmaktadır: Hevsel Bahçeleri.
Yüzyıllardır varlığını sürdüren bu alan, kentsel tarımın bu coğrafya için yabancı bir kavram olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Kentle iç içe geçmiş üretim alanları, yalnızca gıda üretimi değil; aynı zamanda ekolojik, ekonomik ve kültürel sürekliliğin de bir parçası olmuştur.
Bu örnek, kentsel tarımın bir “yenilik” değil; aslında unutulmuş bir pratik olduğunu göstermektedir.

Planlama ve Mevzuat Boyutu: Tanımsız Bir Alanın Sınırları
Kentsel tarımın bir fikir olmaktan çıkıp uygulanabilir bir planlama aracına dönüşebilmesi, yalnızca tasarım yaklaşımlarıyla değil; aynı zamanda planlama sistemi ve mevzuat çerçevesiyle doğrudan ilişkilidir. Çünkü bir kavramın kentte yer bulabilmesi, öncelikle hukuki ve planlama dilinde karşılık bulmasına bağlıdır.
Türkiye’de mevcut planlama sistemi incelendiğinde, en dikkat çekici sorunlardan biri kentsel tarım kavramının mevzuatta doğrudan ve açık bir şekilde tanımlanmamış olmasıdır. Planlama araçları; konut, ticaret, sanayi ve sosyal donatı alanlarını ayrıntılı biçimde tanımlarken, üretim faaliyetlerini çoğunlukla kentsel sistemin dışında, “tarım alanı” başlığı altında ve kırsal bir kullanım olarak ele almaktadır.
Bu yaklaşım, üretimi mekânsal olarak kent dışına iterken; kentsel ölçekte üretim yapılabilme ihtimalini de planlama sisteminin dışında bırakmaktadır.
Oysa mevcut mevzuat incelendiğinde, kentsel tarımı dolaylı olarak destekleyebilecek bazı araçların var olduğu da görülmektedir. Açık ve yeşil alanlar, parklar, rekreasyon alanları, hatta bazı durumlarda sosyal donatı alanları, uygun planlama kararlarıyla üretim faaliyetlerine entegre edilebilecek potansiyeller barındırmaktadır. Ancak bu alanların hiçbirinde üretim, tanımlı ve öncelikli bir işlev olarak yer almamaktadır.
Bu durum önemli bir çelişkiyi ortaya koyar:
Kentsel tarım fiilen mümkünken, planlama dili içinde “tanımsız” kalmaktadır.
Dolayısıyla sorun yalnızca alan eksikliği değildir. Asıl sorun, üretimin kentsel bir işlev olarak kabul edilmemesidir.
Bu tanımsızlık, uygulamada da kendini açıkça göstermektedir. Kentsel tarım girişimleri çoğu zaman bireysel çabalar, yerel yönetimlerin sınırlı projeleri ya da geçici uygulamalar olarak kalmakta; plan kararlarına yansıyan, sürekliliği olan bir sistem haline gelememektedir. Bu da kentsel tarımı sürdürülebilir bir model olmaktan uzaklaştırmaktadır.
Oysa planlama disiplini, yalnızca mevcut kullanımları düzenleyen değil; aynı zamanda yeni mekânsal ilişkiler kurabilen bir araçtır. Bu bağlamda kentsel tarımın planlama sürecine dahil edilmesi, yalnızca yeni bir fonksiyon eklemek anlamına gelmez. Aynı zamanda üretim, tüketim ve mekân arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamak anlamına gelir.
Bu noktada uluslararası örnekler önemli bir referans sunmaktadır. Özellikle yukarıda bahsettiğim Oosterwold modeli, üretimin planlama sürecine sonradan eklenen bir unsur değil; doğrudan yerleşim kararlarını belirleyen bir bileşen olarak tanımlanabileceğini göstermektedir. Bu tür yaklaşımlar, planlama sisteminin üretimi dışlayan değil, üretimle birlikte kurgulanan bir yapıya dönüşebileceğini ortaya koymaktadır.
Türkiye özelinde ise bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için öncelikle kavramsal bir kabul gerekmektedir. Kentsel tarımın, planlama mevzuatı içinde açık bir şekilde tanımlanması; kullanım kararları içinde yer bulması ve farklı ölçeklerde uygulanabilirliğinin belirlenmesi gerekmektedir.
Bu doğrultuda;
- Kentsel tarımın imar planlarında ayrı bir kullanım türü olarak tanımlanması,
- Açık ve yeşil alan standartlarının üretimle birlikte yeniden ele alınması,
- Mahalle ve kent ölçeğinde üretim alanlarının plan kararlarına entegre edilmesi,
- Yerel yönetimlere bu konuda daha esnek ve yönlendirici yetkiler verilmesi
gibi adımlar, bu alanın planlama içinde görünür hale gelmesini sağlayabilir.
Sonuç olarak, kentsel tarımın önündeki en büyük engellerden biri fiziksel değil; kurumsal ve kavramsaldır. Üretim, planlama sisteminde yer bulmadığı sürece, kent içinde kalıcı ve etkili bir biçimde varlık göstermesi mümkün değildir.
Bu nedenle mesele, yalnızca “nerede üretim yapabiliriz?” sorusu değil;
“üretimi planlamanın neresine koyuyoruz?” sorusudur.
Sonuç: Bir Tercih Meselesi
Bu noktada yeniden dönüp aynı soruyu sormak gerekiyor:
Şehirleri sadece yaşamak için mi planlıyoruz, yoksa yaşatmak için mi?
Çünkü bir kenti sürdürülebilir kılan yalnızca büyümesi değil, aynı zamanda üretme kapasitesidir. Üreten şehirler; daha esnek, daha dayanıklı ve dışa daha az bağımlı yapılardır. Ancak bugün geldiğimiz noktada üretim, planlama sisteminin merkezinde değil; çoğu zaman dışında konumlandırılmaktadır. Bu durum, kentsel tarımın bir potansiyel olarak kalmasına, ancak sürekliliği olan bir kentsel politika haline gelememesine neden olmaktadır.
Dolayısıyla mesele yalnızca kentsel tarımın uygulanabilirliği değildir.
Asıl mesele, üretimin planlama ve mevzuat içinde nasıl tanımlandığı ve nerede konumlandırıldığıdır.
Kentsel tarım, kentlerin üretimle yeniden ilişki kurması için güçlü bir fırsat sunmaktadır. Ancak bu fırsatın gerçeğe dönüşmesi, yalnızca iyi niyetli uygulamalarla değil; planlama kararlarının ve mevzuatın bu doğrultuda dönüşmesiyle mümkün olacaktır. Üretim, planlama sisteminde tanımlı ve öncelikli bir yer bulmadığı sürece, kent içinde kalıcı ve etkili bir biçimde varlık göstermesi zor görünmektedir.
Bu nedenle mesele, üretimi tamamen geri getirmekten çok;
üretimi yeniden tanımlamak ve kentsel sistem içinde görünür kılmaktır.
Çünkü tarih bize açıkça göstermektedir ki, kentleri doğuran ve biçimlendiren temel unsur üretimin kendisidir.
Ve belki de bu tartışmayı en iyi özetleyen düşünce hâlâ geçerliliğini korumaktadır:
“Efendiler, kılıçla fütuhat yapanlar, sabanla fütuhat yapanlara neticede terk etmeye mahkûmdur… Kılıç sallayan kol yorulur, fakat saban kullanan kol her gün daha çok kuvvetlenir ve her gün toprağa daha çok sahip olur.”
— Mustafa Kemal Atatürk
KAYNAKÇA
- Ankara Kalkınma Ajansı, Kentsel Tarım Strateji Belgesi, (2025).
- Batı Akdeniz Kalkınma Ajansı, Kent İçi Tarım Uygulamaları Araştırma Raporu (2025).
- Efe, M. (2003). Kentsel Tarım ve Şehir Planlamaya Entegrasyonu, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Dokuz Eylül Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi, İzmir.
- Kanbak, A.G. (2018), Endüstriyel Tarımın Ekolojik Krizine Karşı Kentsel Tarım Bir Çözüm Olabilir Mi?, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi
- Kayasü, S., Durmaz, B. (2021). Türkiye’de Kentsel Tarımın Yapısal ve Oluşumsal Çerçevesi, İdealkent Dergisi, 12 (34).
- Koç, H. (2003). Daha Yaşanabilir Yerleşmeler Arayışında Kentsel Tarım, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü, Dokuz Eylül Üniversitesi Yüksek lisans Tezi, İzmir.
- Menteş, Y. (2019). Sürdürülebilir Kentsel Gelişimin Sağlanmasında Kentsel Tarım Deneyimleri, “Türkiye İçin Öneriler” Yüksek Lisans Tezi, İnönü Üniversitesi, Malatya.
- Tandoğan. O., Özdamar. E.G. (2022). Kentsel Tarımın Tarihsel Süreç İçinde Değişimi, İdealkent Dergisi.
- Aydoğdu. R., Koç. C. (2023). Hevsel Bahçeleri’nin Kentsel Tarım Alanı Olarak Değerlendirilmesi, ÇOMÜ Ziraat Fakültesi Derneği, Dicle Üniversitesi, Diyarbakır.
- Keskin, N., Yıldırım, C. Kentin ve Kentte Yaşamın Tarımla Dönüşümü.
- https://www.mvrdv.com/projects/32/almere-oosterwold

Yazınızı gerçekten çok keyifle ve dikkatle okudum. Üzerine düşünülerek yazıldığı o kadar belli ki… Kentlerin üretimden kopuşunu bu kadar net ve akıcı anlatmanız çok kıymetli. Özellikle tarihsel arka planı günümüz ile bağdaştırınca ne kadar çok değişim yaşadığımızı bir kez daha görmüş olduk. Tarım , eski çağlardan günümüze dek yerleşimlerin temelini oluşturmuştur. Bugün teknoloji ne kadar ilerlemiş olursa olsun üretim kesinlikle kentten bu kadar çok uzaklaşmamalı diye düşünüyorum. Unutulmamalı ki balkonumuzda bile bulundurduğumuz küçük bir toprak parçası kentte tarım yapabilmenin en güzel olanaklarından biri. Kaleminize sağlık…