Kentsel adalet kavramı, kent yaşamı ve olanaklarının tüm kent sakinlerini kapsayacak şekilde eşit, adil ve erişilebilir olarak sağlanması anlamına gelir. Bir kentin adil olup olmadığını anlamak için büyük verilere ya da karmaşık analizlere her zaman ihtiyaç olmaz. Bazen tek bir soru yeterlidir: Kim bu kentte gerçekten var olabiliyor? Kimin için bu kent gerçekten bir yaşam alanı, kimin için sadece katlanılması gereken bir mecburiyet?
Henri Lefebvre’in yıllar önce ortaya koyduğu ‘kent hakkı’ fikri, bugün hala güncelliğini korumakla birlikte, ülkemizde ne yazık ki çoğu zaman eşit şekilde yararlanılan bir hak olmaktan giderek uzaklaşılan bir durumda. Aynı kentte yaşayan insanlar, genellikle statü farkları nedeniyle mekanları aynı algı ile deneyimleyemiyor.

Kent içinde mekanların dağılımı çoğu zaman tarafsız değildir. Yeşil alanların konumu, niteliği ve sürekliliği çoğu zaman ekonomik ve sosyal statüyle doğrudan ilişkilidir. Üst gelir gruplarının yaşadığı bölgelerde daha büyük, bakımlı ve sürekliliği olan yeşil alanlara rastlanırken, alt gelir gruplarının yoğunlaştığı mahallelerde parçalı, bakımsız ya da erişimi zor alanlar öne çıkar. Bu durum yalnızca fiziksel bir farklılık yaratmaz; aynı zamanda gündelik hayat alışkanlıklarını, hareket özgürlüğünü ve mekanla kurulan ilişkiyi belirler.
Sabah aynı saatte evden çıkan iki insan düşünelim. Biri yürüyerek gölge ağaçların altından geçip işe gider. Diğeri dar kaldırımlarda, araçların arasından sıyrılarak ilerler. İkisi de aynı şehirde yaşar, ama aynı kenti deneyimleyemez. Kentsel adalet dediğimiz şey, tam olarak bu farkın kendisidir.
Üst gelir gruplarının yaşadığı semtlerde kullanılan bitki türü ve hatta oturulan bir bankın materyali bile çoğu zaman daha farklıdır. Kamusal alanlar da en az özel alanlar kadar değerli ve özenli hissettirir. Yeni projelerde çevrede yaşayan halkın istek ve beklentileri doğrultusunda ilerleme kaydedilir. Alt-orta gelir grubuna sahip insanların yaşadığı semtlerde ise genelde sadece var olmuş olması için yapılan özensiz projeler, en ucuz materyallere sahip donatılar, yetersiz güvenlik ve kentsel ekipmanlar ve hatta bitkiler bizi karşılar. Bu nedenle farklı statüde yer alan ve aynı kentte yaşayan iki insanın kenti algılayış biçimi ve kentin kişilerde ifade ettiği duygular ne yazık ki genellikle birbirinden çok farklıdır.

Avrupa’nın birçok kentinde kamusal alanlar yalnızca ‘tasarlanmış’ değil, aynı zamanda düşünülmüş, test edilmiş ve kullanıcı deneyimi üzerinden geliştirilmiş alanlar olarak karşımıza çıkar. Bu ülkeler, kamusal alanı yalnızca üretilecek bir fiziksel boşluk olarak değil, farklı kullanıcı gruplarının eşit şekilde yararlanabileceği bir sistem olarak ele alır. Yaya öncelikli ulaşım, erişilebilirlik standartları, gece kullanımı gözetilerek kurgulanan aydınlatma sistemleri ve bakım sürekliliği, bu alanların gerçekten kullanılabilir olmasını sağlar. Avrupa’da genellikle lüks bir villa da bir apartman dairesi de aynı kamusal alandan her anlamda eşdeğer biçimde yararlanabilir.
Türkiye’de ise çoğu zaman mekan üretimi ile mekanın gündelik kullanım pratikleri arasındaki ilişki yeterince kurulmaz. Parklar yapılır, ancak bu parkların kimler tarafından, hangi saatlerde ve ne ölçüde kullanılabildiği üzerine sistematik bir değerlendirme yapılmaz. Sonuç olarak bazı mekanlar kağıt üzerinde ‘kamusal’ olsa da pratikte belli grupların kullanımına daha açık hale gelir.
Bu noktada kenti yalnızca fiziksel bir bütün olarak ele almak yeterli değildir. Çünkü kent, herkes için aynı anlamı taşımaz. Aynı şehir, farklı insanlar için bambaşka deneyimlerin toplamıdır.
İstanbul dendiğinde birinin zihninde boğaz kıyısında yürüyüşler, geniş ve bakımlı parklar, keyifle vakit geçirilen kamusal alanlar canlanırken; bir başkası için kalabalık, gürültü, yoğun trafik ve sürekli aşılması gereken mesafeler belirir. Birisi için şehir keşfedilecek bir alan, diğeri için ise katlanılması gereken bir zorunluluktur.

Bu fark, yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Aksine, ekonomik ve sosyal statünün kentle kurulan ilişkiyi doğrudan belirlemesiyle ilgilidir. Üst gelir grubuna ait bir kullanıcı için kent seçenekler sunan, erişimi kolay, zaman kazandıran ve çoğu zaman konforlu bir deneyim üretirken alt gelir grubuna ait bir kullanıcı için kent daha sınırlı, daha yorucu ve dışlayıcı bir yapıya dönüşebilir.
Kentsel adalet tartışmasını önemli kılan da tam olarak bu noktadır. Çünkü mesele yalnızca kente erişmek değil, o kenti nasıl deneyimlediğimizdir. Kenti deneyimleme biçimi ise çoğu zaman bireyin sahip olduğu ekonomik olanaklar, yaşadığı mahalle, ulaşım imkanları ve gündelik hayat pratikleri tarafından şekillenir. Dolayısıyla ‘aynı şehirde yaşamak’, her zaman ‘aynı kenti yaşamak’ anlamına gelmez. Kent, herkes için eşit bir zemin sunmaz. Aksine, mevcut eşitsizlikleri yeniden üreten ve görünür kılan bir yapı haline gelebilir. Kentsel adalet, aynı şehirde yaşayan herkesin aynı mekanları görmesi değil, o mekanlarda eşit biçimde var olabilmesidir.

Kentsel adalet, yalnızca planlama kararlarının ya da tasarım yaklaşımlarının bir sonucu değil, aynı zamanda kimin kentte ne kadar yer kaplayabildiğinin de bir göstergesidir. Kentler, sundukları imkanlarla değil, bu imkanların kimler arasında nasıl paylaşıldığıyla adil hale gelir. Bugün yapılması gereken, yeni mekanlar üretmekten önce, var olan mekanların kimleri içerdiğini ve kimleri dışarda bıraktığını fark etmektir. Çünkü bir kent, ancak tüm kullanıcıları için eşit ölçüde yaşanabilir hale geldiğinde gerçekten kent olur. Aksi halde, aynı sınırlar içinde var olan ama birbirine hiç temas etmeyen farklı dünyaların toplamı olmaya devam eder.
Bu yüzden kentsel adalet meselesini düşünüp değerlendirirken sormamız gereken soru yalnızca ‘bu kentte ne var?’ değil, ‘bu kent kimin için, nasıl var?’ sorusudur.
